Aramam esnasında yavru kedi de bahçede miyavlayıp duruyordu. İki saate bir süt vermeye çalışıyorduk. Bir ara yavru kedinin renginde bir büyük kedi geldi yavru kedinin yanına. İşte dedim kedinin annesi yavrusunu almaya geldi. Ancak bu büyük kedi yavru kediyi kokladı, kokladı, etrafında dolaştı, sonra da yavrusunu almadan çekip gitti. Yavru kedi çok hareketliydi. Hiç yerinde duramıyordu. Zaman zaman karton kutuyu devirip yerinden çıkıp kendisi annesini arıyordu. Kızlarımın ayrılma zamanı geldi. Küçük kızım kediyi beraberinde götürmek istedi. Ancak zaten evlerinde üç kedi vardı. Bir de ayrıca anne kediyi de her ne kadar yavrusunu da almamışsa da görmüştük. Muhtemel ki anne kedi biz varız diye yavrusunu almamıştı. Kızımı ikna ettim, biz bu kediye bakamayız diye. Yavru kedi zaten süt ememiyordu. Zorla ağzına vermeye çalıştığımız sütte de başarılı olamıyorduk. İnternetteki bilgi de ´´annesi kesin ölmüşse o zaman alın, siz yavru kediye annesi gibi besleyip bakmazsınız´´ diye yazıyordu. Anne kediyi de görmüştük üstelik, yaşıyordu, bugün almazsa yavrusunu gece gelip alırdı. İnternette bu yavru kedi için vücut sıcaklığının muhafazası öneriliyordu. Bunun için de yarım litrelik bir pet şişenin içine ılık su koyarak bu şişenin üzerine kedinin konması yazıyordu. Biz de öyle yaptık. Bir pet şişe hazırladık, içine ılık su koyduk, bir beze sardık, yavru kediyi de üzerine koyduk. Yavru kedi bu sıcak şişeye sıkı sıkı sarıldı. Saat başı da pet şişenin suyunu değiştirerek ılık su ile ikmal ettik. Kızlarımızı uğurladık. Öğleden sonra biz de ayrılacaktık. Eşim ve ben yavru kedinin ağzına süt akıtmaya çalıştık. Süt zar zor kenidini ağzına gidiyordu. Yavru kedi benim ve eşimin parmaklarına sıkıca sarılıp bırakmak istemiyordu. Miyavlaması da bize sanki ´´beni bırakmayın!´´ diye yalvarır gibiydi. Biz de kararsız kaldık, kızlarım götürmedi ama biz mi götürelim diye. Çünkü beslenemiyordu, besleyemiyorduk, evde de besleyemezdik, annesi almadığı takdirde bu yavu kedi açlıktan ölürdü. Ancak anne kediyi görmüştük, yaşıyordu, mutlaka gelip bu yavrusunu alırdı. Sonunda biz de bu yavru kediyi burada bırakmaya karar verdik. Bizim de ayrılma zamanımız geldi. Biz ayrılacaktık ancak küçük kayınbiraderim orada birkaç gün daha kalacaklardı. Onlara da kedinin beslenme ve bakımını izah ettik. Ayrılmadan yavru kediyi bir daha beslemeye çalıştık. Yavru kedi yine benim ve eşimin parmaklarımıza sıkıca sarılarak öyle bir miyavlıyordu ki sanki ´´beni bırakmayın!´´ diye yalvarıyordu. Ve yavru kediyi orada bırakarak eşimle beraber ayrıldık? Ertesi gün sabahtan kayınbiraderimin eşi eşimi arayarak yavru kedinin yerinde olmadığını, muhtemelen anne kedinin gece gelip yavrusunu alıp götürdüğünü söyledi. Bu da bizim beklediğimiz haberdi. Kızlara da bu haberi ilettik. Onların da beklediği bir haberdi. Beklediğimiz, inanmak istediğimiz, bizi rahatlatacak haber buydu ve bu haber de gelmişti. Artık huzur içinde, gönül rahatlığı ile uyuyabilecektik. Öyle de yaptık ve huzur içinde uyuduk! Aradan tam bir on gün geçti? Bu sefer de kayınvalideme ziyarete büyük kayınbiraderim gitmiş. Yavru kediyi bulduğumuz giriş katındaki içinde bir çek yat ile birkaç parça eşyanın bulunduğu ve bir daha kedi girmesin diye kapı ve penceresini de sıkı sıkıya kapattığımız odaya bir iş için girdiğinde tesadüfen çek yatın üstünü açmış. Ve çek yatın içinde henüz yaşayan ancak bir deri bir kemik kalmış anne kedi ile canlı dört yavrusu varmış. Ve bizim çek yatı kaldırıp da içine bakmak hiç mi hiç aklımıza gelmediği için uydurduğumuz bir senaryoya inanıp (anne kedinin diğer yavruları bu odadan çıkardığı ama bulduğumuz yavruyu çıkarmadığı veya çıkaramadığı), anne kediyi ve diğer yavrularını oda dışında, bina etrafında dört dolanıp, fellik fellik aramış, beşinci yavruyu da annesi gelir alır diye (annesini de bilmeden odaya kilitleyip, bu yavru kediyi de dışarı alıp) dışarıda açlığa ve ölüme terke etmiştik. O gün bu gündür bir nasıl hallerdeyiz biz bilir misiniz? Kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığadır vicdanımız... O gün bu gündür o yavru kedinin parmağımıza dört elle sarılıp ?´beni bırakmayın!´´ diye yalvarırcasına gözümüzün önünden hiç gitmeyen bir görüntüsü, kulaklarımızdan hiç dinmeyen bir miyavlaması var... O gün bugündür hiç bitmeyen bir kahroluşumuz, o gün bugündür hiç dinmeyen bir vicdan azabımız var... Demem o ki siz siz olun sakın ola ki -benim gibi- inanmak istediğiniz en kolay bir senaryoya kanıp, kendinizi de bu senaryoya, bu masala kaptırıp da bir felakete yol açmayın!...Kendinizi de kahredip, başkalarını da mahvetmeyin!