Dil ve Türkçe üzerine yazı serimde 7. yazım ‘’Siyasette bir manipülasyon aracı olarak kelimeler’’ ve 8. yazım ‘’Siyasette bir riyakârlık aracı olarak kelimeler…’’ olunca.... Son yıllarda ülkemizde yaşananları hatırlayınca.... Ve Koranvirüs nedeniyle ülkemizde yapılanları ve yapılmayanları, tartışılanları ve tartışılmayanları ve yaşanılanları da görünce aklıma bir kitap geldi: ‘’Körler Ülkesi’’ (Kolektif Kitap, 2015) Bu nedenle dil üzerine yazılarıma bir ara verip bu kitap üzerine daha önce yazdığım yazımı tekrar vermek istedim…
‘’Körler Ülkesi’’; 19. yüzyıl önemli İngiliz öykü yazarlarından Herbert George Wells’in (1866 – 1946) (Kitaplarında ad olarak ‘’H. G. Wells’’i kullanır) güzel küçük bir öykü bir kitabının adıydı…
Kitaptaki öykü kısaca şu şekildedir:
And Dağları'nın vahşi çorak topraklarında insanların dünyasından elini eteğini çekmiş bir vadi uzanır. Ancak korkunç boğazlar ve buz kaplı bir geçit aşıldıktan sonra ulaşılabilen ‘’Körler Ülkesi’'dir burası. Vakti zamanında İspanyol zulmünden kaçarak vadiye sığınan insanlardan oluşmuştur bu ülke… Yıllardır dünyayla hiçbir bağı kalmamış bu vadide yaşayan insanlar günün birinde çocuklardan başlayarak herkes kör olmaya başlar. Bunun nedeninin mikroplar ya da herhangi bir hastalık olabileceği düşüncesi kimsenin aklından geçmez. İnançlarına göre günahlardır olanların müsebbibi. Şehre ilk gelenler mabet yapmadıkları için olmuştur bütün bunlar. Ve körlük belasıyla cebelleşen bu insanların zamanla dünyayla bağlantısı kopar. Vadiyi on yedi gün boyunca karanlığa gömecek olan bir yanardağ patlamasının ardından da ülke tamamen dış dünyadan kopar.
Bu körlük dertlerine çare bulması için şehrin dışına çıkan ama oluşan felaket yüzünden vadiye bir daha geri dönemeyen bir adamdan bahsedilir kitabın başlarında. Bu adam bütün sevdiklerini ‘’Körler Ülkesi’’’nde bırakıp kendine yeni bir yaşam kurmak zorunda kalır. Yıllarca ülkesiyle ilgili anlattıkları ise bir masal olarak kalıp dilden dile dolaşır.
Derken bu adamın 15. kuşaktan torunlarının yaşadığı zamanlarda Nunez adında bir gözü kör genç bir dağcının yolu düşer bu ülkeye. Tuhaf renklerde binaları görünce “körler herhalde” diye düşünür. Sonra el sallayıp bağırdığı insanlardan karşılık alamayınca da içinde buranın gerçekten de efsanelerdeki ‘’Körler Ülkesi’’ olduğuna dair bir inanç yeşerir.
Bir gözü kör Nunez, madem ki “körler ülkesinde tek gözlü insan kraldır”, öyleyse kral ben olmalıyım diye bir umutla gider köylülerin yanına. Fakat bu insanlar o kadar uzun zamandır kör olarak yaşamaktadır ki, dünyanın sadece yaşadıkları vadiden ibaret bir yer olduğunu düşünürler. Ayrıca kör ya da görmek gibi deyimler de yoktur lügatlerinde. Görmeyi anlatmaya çalışır kahramanımız; fakat duyularının yeterince gelişmediği, yeni yaratıldığı için böyle saçmaladığı sözleriyle karşılanır. Planlar yapar kendince, çünkü kral o olmalıdır.
Bundan sonrasını Çetin Altan’ın ‘’büyük dostum Prof. Sadun Aren, bana H. G. Wells'in bir hikâyesini anlattı’’ diye başlık attığı ve H.G. Wells’in bu kitabındaki hikâyesini anlattığı bir yazısına bırakayım, çünkü benden daha güzel anlatmaktadır


